Google Reklamları

Archive for the ‘Genel’ Category

Erdoğan Demirören’den Genç Girişimcilere Tavsiyeler

Haliç Üniversitesi tarafından fahri doktora ile onurlandırılan, Demirören Holding yönetim kurulu başkanı Erdoğan Demirören işadamı olmak isteyen gençlere altın niteliğinde tavsiyelerde bulundu.

İşte Erdoğan Demirören’in 17 tavsiyesi

  • - İşadamı olmanın okulu yoktur.
  • - Cesaret önemlidir. Başarılı insanlar cesur insanlardır.
  • - Şansa, kısmete, alın yazısına inanmak gerekir.
  • - Kendinize güvenin.
  • - Dinlemesini bilin. Susmasını bilin. Çok dinlemekten değil, çok konuşmaktan kaybedersiniz.
  • - Aldığınız bilgilerin sentezini yapıp, kendi hedefinizi kendiniz bulmalısınız.
  • - Muvaffakiyet üretken olmakla başlar. Başarılı olan insanların beyni üretken olur.
  • - İş hayatına atılmadan önce part-time iş imkânlarını araştırıp çalışın.
  • - İşini seven, onunla yatıp onunla kalkan başarıya herkesten çok yaklaşır.
  • - Genç yaşlarda iş hayatınızı aile hayatınızın önünde düşünmelisiniz.
  • - Başarılı olmak için fedakârlık yapmak gerekir.
  • - Başarının sırrı tercihleri doğru ve iyi yapmaktır.
  • - Bir şirkette işiyle yatıp kalkan yeterli sayıda yönetici yoksa o şirket başarılı olamaz.
  • - Yeni dünyada başarının sırrı “üretim, üretim,üretim” ve “takip, takip, takip”tir.
  • - Başarınız istikrarlı olmalıdır.
  • - Tasarruf etmesini bilmelisiniz. Para ve varlık kolay kazanılmaz ama kolay kaybedilir.
  • - Her gün yatağa yattığınızda kendinize sorun: “Bugün ben ne yaptım?”, “Kendim için ne yaptım?”, “Şirketim için ne yaptım?”, “Ailem için ne yaptım?”, “Ülkem için ne yaptım?” Vereceğiniz cevaplardan tatmin olmanız çok önemli.

Kredi Notu Nedir?

Ülkelerin, şirketlerin ve bireylerin kredi notu oluyor.

KREDİ NOTU, ülke, şirket ya da bireylerin borçlarını geri ödeyebilme kabiliyetinin göstergesi. Önemlidir.

Örneğin Yunanistan’da ekonomik durum kötü, ülke borçlarını ödeyemez halde ve kredi notu en düşüklere geldi.

Örneğin, Amerika en yüksek kredi notuna sahip ülkelerden biri. Ama ekonomi kötü diye şu anda “acaba ABD notu düşecek mi?” diye konuşuluyor. ‘Kredi Notu’ düşerse, kimse o ülkeye ya da şirkete borç vermek istemiyor. O zaman ülkenin, şirketin borçlanma maliyetleri (faiz) artıyor.

Biz bireylerinde KREDİ notu, kredi sicili var. Kredi almış, krediye kefil olmuş, kredi kartı olan herkesin KREDI NOTU var.

Peki, bizlerin kredi notunu kim tutuyor?

Kredi Kayıt Bürosu diye bir kurum var, bizle ilgili tüm bilgileri bir havuzda saklıyor. Kredi sicilimizi tutuyor.

Kredi ödemelerinizi tam gününde yapın, ne önce, ne sonra. Çünkü çok yakında, banka bize kredi notumuza göre kredi verecek. “Mahmut’un kredi notu çok iyi, ona daha düşük faizli kredi verelim” gibi. “Acaba benim kredi sicilim nasıl?” diye merak edenler… Bunu ancak bir kredi alırken bankanızdan öğrenebiliyorsunuz. Kredi kart borcunuzu önce ya da sonra değil tam zamanında ödeyin. Kredi Kayıt Bürosunun baktığı kriter “zamanında ödenmiş mi?”

Kredi sicilinize gözünüz gibi bakın.

Kaynak : http://www.internethaber.com/kredi-notunuzu-biliyor-musunuz-11699y.htm

80/20 İlkesi (Pareto ilkesi)

Önemli azın yasası. Hayatımızın her alanında işlevseldir.

Örneğin;
“Gelirin %80′ini, nüfusun %20′si elde eder.”
”Satışların % 80′i müşterilerin % 20′sinden gelir.”
”En sevdiğimiz giysilerimizin % 20′sini zamanın % 80′inde giymekteyiz.”
”Zamanımızın % 80′ini tanıdıklarımızın % 20′siyle geçirmekteyiz.”
”Telefon görüşmelerinizin %80’i telefon defterinizdeki aynı %20 ile gerçekleşir.”
…………………..
Liste uzar gider…

Yani kısaca sonuçların yüzde 80′inin, nedenlerin yüzde 20′sinden kaynaklandığını savunan bir ilkedir ve Asgari Çaba İlkesi, Dengesizlik İlkesi, Pareto İlkesi ve 80/20 İlkesi gibi değişik isimler ilede bilinir.

Duvar Delerek Banka Soydular

İstanbul Tuzla’da sabah işe gelen banka çalışanları, bankanın duvarlarının delindiğini fark etti. İncelemede bankanın haftasonu soyulduğu tespit edildi. Bunun üzerine banka görevlileri hemen polise haber verdi. Zanlıların, bankanın arka tarafını dolaşıp duvarı delerek koridora girdikleri, paraların bulunduğu bölüme ulaşmak için koridorun duvarını da deldikleri tespit edildi.

3 Haziran’da EFT Yapılamadı.

Merkez Bankası’nın sistemlerinde yaşanan sorunlardan dolayı Türkiye genelinde bugün Elektronik Fon Transferi (EFT) işlemleri gerçekleştirilemedi.

Banka müşterileri sabah saatlerinden beri EFT gönderimi ve alımı yapamıyor, büyük bir sıkıntı yaşanıyor.

Merkez Bankası konuyla ilgili bankalara gönderdiği bilgilendirme mesajlarında, çalışmaların sürdürüldüğünü belirtti.

Hürriyetin ulaştığı banka yetkilileri, gerçekleşmeyen işlemler nedeniyle aksayan ödemelerin Pazartesi yerine getirileceğini ve müşterilerin bu gecikmeden olumsuz etkilenmeyeceğini belirtti.

Normal şartlarda EFT işlemleri yapılırken, bankaların aldıkları talimatlar önce Merkez Bankası’na iletiliyor ve para transferi bu işlemi takiben gerçekleştiriliyor. Yaşanan sorun Merkez Bankası sisteminde olduğu için bankalar olaya müdahale edemiyor.

Bankacı Şiiri

Çalis Allah çalis saat gecenin onu olmus
müdür saat 9’a mesai koymus
hem zaten bulamam bu saatte dolmus
ne gidicem lan eve yatarim ben şubede

Deli gibi trafik meşrutiyette
Telefon geldi sularda kesik evde
Yarin zaten erken gelecem şubeye
ne gidecem lan eve yatarim ben şubede

saat olmus neredeyse yirmibir
ışıklar bile sonmus şubede bir bir
eve gidisim en az onbir
ne gidicem lan eve yatarim ben şubede

bilene şube guzel bir ev bir mekandir
Calisanlar icin 4 yildizli bir handir
şube ile ev arasi kayip zamandir
ne gidecem lan eve yatarim ben şubede

fazla mesai arada olur bizim şubede
lakin öğlenleri on liralık ticket verilmekte
otobüse dolmuşa iki lira vereceğime
ne gidecem lan eve yatarim ben şubede

mudurun odasinda deriden bi kanepe
gerci biraz dar ama ederim artik idare
kahve makinasi da olacakti bi yerde
ne gidecem lan eve yatarim ben şubede

ne guzel otobusumuzdun sen 98m
guzergahinin uzunlugu 12 kilometre
oksijensiz solunumu ogrendim senin icinde
ne gidicem lan eve yatarim ben şubede…

Vicdani Sorumluluk

Sosyal Güvence bütün insanların güvencesidir.

Sosyal Güvenlik Kurumu’nun gelir gider dengesine bakıldığında, 2000 yılında 2,4 milyar TL olan gelir gider açığının, 2002 yılında 7,9 milyar TL’ye ve 2010 yılında 26,7 milyar TL’ye yükseldiği görülüyor.

Sosyal güvence bütün insanların yaşam güvencesidir.

Bütün dünya ülkelerinde sosyal güvenceye önem veriliyor. İstihdam ve işsizlik hedeflerinin başarısı, başarılı iktisadi ilkelerin uygulanması sonucu rakamlarla belli olur.

Rakamlara bakıldığında, çalışıp da asgari ücret alan nüfusun oranında artış gözlemleniyor. Bu da hane halkı gelirlerinde gerçek kazanç yükselmelerinin sağlanamayışına bir sebep teşkil eder. Satın alma gücünü düşürür. Hayat standardını sarsar.

Sosyal güvencenin sağlanamadığı ülkelerde hırsızlık, yağmacılık, gasp ve iltimas Allah korusun artar.

Devletin gelirlerini harcarken ve devletin memurlarını da alırken vatandaşların ihtiyacı olan hizmetler kadar artırmak akıl ve mantık yoludur.

Devletin her bir kuruşu milletin miri malıdır.

Bir fabrika müdürü, bir çaycı, bir devlet başkanı, bir mağaza tezgâhtarı, bir adliye yetkilisi veya bir her bir insanın sorumluluğu farklıdır.

Hangi dinden olunursa olunsun bütün insanların yaptığı ibadetlerde, o sorumluluklar o ibadet edenlerin sırtındaki yüklerle beraberdir.

Bir çiftçinin sorumluluk yükü ile kıldığı namaz, bir devlet başkanının sırtındaki sorumluluk yükü ile kıldığı namaz gibi olamaz. Devlet Başkanının sırtında bir milletin hakkı ve hukuku vardır.

İnsanların hak ve hukukunu hiçe sayan bir Budist kişinin ibadeti, insanları eller üstünde tutan bir başka Budist kişinin ibadeti gibi olamaz.

Sosyal güvence çok büyük sorumluluktur.

Barış Manço diyor ki; “Ali yazar Veli bozar küp suyunu çeker azar azar”

Bu söz yaşadığımız dünyayı irdelerken bana çok anlamlı geldi.

Benim çok güzel okum ve yayım var demek maharet değildir.

Yayı oku kullanan önemli.

Bir önemli olan o okla hedefe nişan alıp, hedefi vurabilmektir.

Dr. Mehmet Cavlı
Ekonomist

Yiğit Bulut’ tan Türk Bankacılığı Analizi

BİR dostum sordu: Piyasalarında 100 milyar dolardan fazla sıcak para bulunan ve en önemlisi bankacılık sektörü artık kendisine ait olmayan, “malı olmayan” bankaları yılda 50 milyar TL kâr eden, 50 milyar üzerinde de yıllık faiz ödeyen bir ülke, sence “emperyal” olabilir mi? O sordu gitti, beni düşünce aldı! Gerçekten bunların hepsi aynı anda olup da bir ülke “emperyal” olabilir mi?
Sevgili dostlar, konu hakkında “kesin bir çıkarıma” varmadan bazı notlarımı sizlere aktarmak ve sonrasında “sonuca varmayı” beraber denemek istiyorum…
İşte “çok çarpıcı” detaylar:
1- Gelişmiş AB ülkelerinde bankacılık sektöründe “yabancı” payları şöyle: Avusturya yüzde 19, Fransa yüzde 19, Danimarka yüzde 17, İspanya yüzde 10, İtalya yüzde 8, Almanya yüzde 5… Bir not düşelim: Battı-bitti denilen Yunanistan’da bile yüzde 20…
2- Diyeceksiniz ki; Türkiye bu satışlardan iyi gelir elde etti! O zaman şu gerçeği bilmiyorsunuz: “50 milyar dolara bütün bankaları” satın alabilir, bir ülkenin “trilyon dolarlık” aktiflerini yönetebilirsiniz. Tam bu noktada “can alıcı” bir soru soralım: Bankaların “toptan bir şekilde yabancılara satılması” iyi bir şey ise, Almanya başta olmak üzere “gelişmiş Avrupa” dediğimiz ülkeler çok mu aptal ki, bankalarının milli sermaye elinde kalması için uğraşıyor. Onlar bu işi bilmiyor da yalnızca biz mi biliyoruz!
3- Hangi ülkelerde Türkiye’de 2001-2007 döneminde olduğu gibi “kontrolsüz” bir “önüne gelene sat” politikası uygulandı ve o ülkelerde yabancı payları bugün için hangi oranda? Cevap çok zor değil. Meksika’da bugün sistemin yüzde 82′si yabancıların elinde, Arjantin’de yüzde 48, Şili’de yüzde 42, Peru’da yüzde 47, Macaristan ve Polonya’da yüzde 65, Çek Cumhuriyeti’nde yüzde 95, Slovakya’da yüzde 93, Estonya’da yüzde 100… Bu dağılımın da anlamı çok net: Dünya üzerinde emperyal olma iddiasından çok “emperyal olanlar” tarafından sömürülen ülkelerde “oranlar % 50 üstünde”!
Sevgili dostlar, bu tespitler sonrası gelelim Türkiye’ye ve hatırlayalım “neler olduğunu”…
Bankalarda “yabancılaşma” süreci aslında o kadar da “masum” değil. Derviş yönetimi “bankalarımızı” elimizden alarak “yabancılara satılabilir” hale getirirken, Derviş’in göreve getirdiği isimlerin “IMF memurları ile” yazışmaları daha sonra ortaya çıktı…
Sürece “ilk milli vukuat” olan Demirbank’tan başlayarak bakalım:
* Demirbank’a el konularak (Devlet Denetleme Kurulu’nun raporları “Milli banka olarak yaşatılabilirdi” ibaresini içeriyor) 350 milyon dolara HSBC’ye satıldı.
* TMSF elindeki Sitebank’ı Yunan Novabank’a sattı.
* TEB’in yüzde 50′si Fransız BNP’ye satıldı.
* Yapı Kredi, TMSF tarafından Unicredito-Koç ortaklığına satıldı.
* Dışbank, Fortis’e satıldı.
* Garanti Bankası’nın kontrol hissesinin yarısı GE Finance’a satıldı.
* C Bank’ın kontrol hissesinin tamamı İsrail Bank Hapoalim’e satıldı.
* Finansbank, Yunan NBG’ye satıldı
* Tekfenbank, Yunan EFG’ye satıldı.
* Denizbank, Dexia’ya satıldı.
* Şekerbank’ın kontrolü Kazakistan’dan Bank Turan’a geçti.
* Adabank, bir Kuveyt finans kuruluşuna satıldı.
* OYAKBANK, ING Grubu’na satıldı… Ve sonrası geldi… Satın alınan ve alınanların büyümesi ile “yabancı payı” bizden daha büyük bir noktaya geldi…
Sonuç: Dostum sordu gitti, hesabı bize kaldı! İşte vardığım nokta: Emperyal olmak isteyen bir ülkede “bankacılık yabancılar tarafından kontrol edilemez”! Türkiye “yeni dünya düzeni” içinde “emperyal bir güç olma” iddiasındadır ve bu iddia sektöre de yansımalı ve gereği yapılmalıdır…
Son söz: Türkiye’yi Arjantin, Şili veya Litvanya olarak görüyorsanız, sorun yok. Ama Türkiye asla Şili veya Litvanya değil, olmamalı ve iddiası gereği de hiçbir alanda OLAMAZ! “Reel sektörün de can damarı olan” bankacılığımızın yabancıların eline geçmesi, Türkiye açısından tam bir felakettir ve gereği neyse yapılmalı veya “regülatör” kurumlar böyle bir dağılım içinde “patronun kim olduğunu” sermaye yapısı değişene kadar sık sık hatırlatmalıdır.
Çok önemli not: Siyasi otorite ve BDDK’ya bir hatırlatma yapmak istiyorum: Bu noktadan sonra “kontrolün yabancıların eline geçeceği” satışlara izin verilmesi ve/veya kamu bankalarının “blok satışlar” halinde özelleştirilmesi söz konusu dahi olamaz! Yiğit BULUT – 19.03.2011

Borç Ödeme Hakkında

Vatan borcu, can borcu derken, komşuluk borcu, kul borcu ve nice borçlar var.

Borç çeşidi çok.

İnsanın hayatta ödemekle yükümlü borçlarına bir parça değinelim.

Borçlara taksit yaptırıldığı gibi, özellikle insanın insana olan kul borcunun ödenmesinde taksit var mı bilemem.

Senin yanındayım deyip başkalarının yanında dolaşan, yüzüne ne iyi birisin deyip arkadan aleyhinde konuşan, biz kardeşiz deyip düşmanlık yapan, evleneceğiz vaadini verip evlenmeyen, şu gün borcumu ödeyeceğim deyip borcunu ödemeyen, sana şu makamı layık görüyorum deyip sözünü tutmayan, borsa yükselecek deyip borsayı düşüren, insanların kötülüğüne çalışan, karşılığını vermeden çalıştıran, trafikte veya kuyrukta pat diye sırasını ihlal edip diğerinin önüne geçen, çalan, çırpan, çelme çarpan, dedikodu eden, gasp eden, bir yığın vaatler ve yalan söyleyen nice insanlar kul borcuyla karşı karşıya.

Peygamberimiz (S) buyurmuş;

“Borçlu kabirde mahpustur.”

“Borçlu olarak vefat edenlerin kabirlerinde elleri omuzlarına bağlıdır. Borçlarının ödenmesinden başka bir şey ellerini açamaz.”
“Kul borcu ile ölmek ve huzur-u ilâhiye kul hakkı ile varmak, küfürden sonra en büyük günahtır.”

Borç üzerine çok ikazlar var.

Dünya da ülkeler ve çok insanlar borç içinde yüzüyor.

Oturduğu evi ve makam odasını, gördüğü saygınlığı, altındaki aracı, kazancını, sağlığını, emniyetini insanlar vesilesiyle elde ettiğini ve onlara kul olarak borçlandığını bilemeyenler olabilir.

Sözde alçak gönüllü görünerek borcunu yok etmeye uğraşana da rast gelinebilir. Bu çeşit insanlar karşısında dilenci konumuna düşmek elbette mümkün olabilir.

Hava, toprak ve su bile insanın sırtında borç.

Kazanılan paraların içerisinde ne borçlar var bilinmez.

Dediğim gibi, ülkelerin borçları bile hızla kabarıyor. Yakın gelecekte borca karşılık, belki birçok ülkenin toprakları ipotek edilecek.
Ülkemizde bile kırk milyon insanın bankalara borcu var deniyor.

İnsanlar birbirlerine eskiden borç verirdi. Söz dedi mi o borç zamanında ödenirdi. Şimdi borç para bulabilmek mümkün değil. Güven ve iman şüphe altında. Dostluğun temeli yıkılmış.

Devlete olan borcunu ödemeyen, milletine olan borçlarını umursamayan insanların, kendi borçlarını hayat defterlerinde görmesi zor olmasa gerek.

Nasrettin Hoca bile pazarda incir satarken, oruç borcunu geciktiren insana, borca incir vermemiş.

Günümüzdeki hayatta paranın gücünü savunanlar derki;
“Parası olmayana hayat kaldı mı? Eskiden insanlık para ederdi. Şimdi para insanlık ediyor.”

Belki de çoğumuz, borçlarımızı unutup, alacaklarımızın peşine takılıyoruz. Alacaklarımızın çoğu da teoride alacak, hakikatte yanılıyor olabiliriz.

Hem savcı ve hem de hakimlik yapan benliğimiz bir gün olsun ayranım ekşi demedi. Benlik kendini eleştirmedi.

Toplum hayatı ve iktisadi hayat, borçlarına sadık güvenilen insanların elleriyle ihya olur. Hayat borçla yaşanıyor. İnsanlar yaşadığı hayattan alacaklı gibi dolaşıyor.

Halbuki, aldıklarının karşılığını verecek ömre sahip değil.

İnsan güvenirliliğini kaybediyor. Tabiat kurudu.

Yaşanılan zamanı bile borç hanesinde göremiyor.

Borç yüreğe düştü mü, hayatı bir nefeste yok eder.

Kodlanmış ve dünyaya postalanmış insanoğlunun kodu sıfırlanınca bir hiç olacağını kim inkar eder!

Dr. Mehmet CAVLI – dr.mehmetcavli@mynet.com

Kaymakam Veysel Beyru

Bir zamanlar Silvan’da Veysel BEYRU adında bir Kaymakam görev yapıyordu. Bir akşam çocuğu rahatsızlandı.Hiç şofürünü, korumasını rahatsız etmeden kendi özel aracıyla eşini ve çocuğunu aldı Silvan Devlet Hastanesine geldi. Tabii ki yeni ilçeye geldiği için ne doktor ne de Hemşire o’nu tanıyordu. Akşam olduğu için Hemşire Veysel Bey’den taahutname doldurmasını istedi. Veysel Bey eşi ve çocuğuyla beraber vezneye gitti. Veznedeki arkadaş kurumunu ve işini soruyor Veysel Bey’e. Kaymakam Bey “İçişleri Bakanlığına bağlı çalışıyorum” diyor. Eleman bir kaç kez soruyor bunu. En sonunda Veysel Bey “kaymakamım” diyor. O dönemde Kaymakam gözlerinden rahatsız olduğu için gözleri kan çanağına dönmüş bir haldeydi (Dr.yanlış tedavisinden). Veznedeki eleman inanmıyor. Kaymakam Bey ve çocuğu acil polikiliğine doğru giderken eşi arkada kalıyor eleman Kaymakam Bey’in eşine (O da Kaymakam Bey kadar mutevazi biriydi) soruyor “abla abi gerçekten Kaymakam mı?” diyor. Evet cevabını aldıktan sonra eleman donup kalıyor. Kendilerini halktan ayrı tutmayan bu insanlar işlerini bitirip evlerine gittiler. Hiç kimseye sen niye beni tanımıyorsun,taahutname doldurtuyorsun veya beni sıraya koyuyorsun (kendileri poliklinik önünde sıraya girmişti) demediler. Bu yazdıklarıma bizzat ben kendim şahit oldum. Buradan kendilerine eşine saygılarımı sunuyorum. Kendileri şimdi Ankara – Kazan ilçesinde Kaymakamlık yapıyor. Görevinde başarılar dilerim.